The Morning After – The Night Before

Bu kentin sessiz sedasız yaşayanları; hep aynı endişeleri, aynı umutları, aynı hayalleri ve aynı hüsranı taşıyanları… Her haftanın “iç” günleri yataktan zor kalkıp, “dış” günleri içine uyku nedir bilmeyenleri… Hep aynı ekrana bakıp, aynı dosyayı farklı kaydedenleri; hep “bu son” diye sigarayı söndürenleri… Orta yaşlı olmaya çok yakın olduğunu fark edip; kaçıp gidenleri ararcasına uzun yürüyüşler yapanları… Bu kentin unutmaya çalışanları… Affedenleri… Bekleyenleri… Öfkelileri… Gözlerini kocaman açıp konuşanları… Sarsılanları… Hayatının sahte olduğunu itiraf edenleri… Geç kalanları…

Bir Kadın ve Bir Erkek

sgh2

“Dünya Havacılık Tarihi diye anlatılanlar; 16. Asırda Leonardo da Vinci’nin, insanların uçabileceğini düşündüğünü, fakat insan kudretinin bu işe yetmeyeceğini anlayınca teşebbüsten vazgeçtiğini yazarak başlıyor.”

Bir kadın ve bir erkeğin kudretleri üzerine iki kitap “Bulutlarla Yarışan Kadın” ve “Bir Tayyarecinin Anıları” üzerine notlar alıyorum.

“Bulutlarla Yarışan Kadın”ın, Halit Kıvanç’ın gerçekleştirdiği çok keyifli bir söyleşinin izindeyim. Cumhuriyetin ilk günlerinde kadının toplum içindeki yerini güçlendirmek, onun söz sahibi ve erk noktası olabileceğini ispat etmek için “tasarlanmış” ancak tasarlandığı yüksek sesle telaffuz edilmeyen bir hikayenin kahramanını okuyorum. Yapılan işin takdir edilmesi gereken büyük erdemler taşıdığının farkındayım. Mustafa Kemal Atatürk’ün gölgesinde bir hayatın ne denli zor ve sıra dışı olduğunun da… Ancak şu gerçeği kabul etmek gerek. Eğer genç bir kadının içinde göklerde süzülme arzusu baskın bir halde ortaya çıkmasaydı; tüm benliği ile benimsenmeseydi; belki Vecihi Hürkuş’ta şu cümleyi kuramazdı:

“İnsan uçuculuğu ilim halinde anlayıp vazife halinde benimsedikten sonra bir daha bırakamıyor.”

İşte Sabiha Gökçen’in genç kızlık döneminde başlayan –ciddi bir yönlendirme olmuş olsa dahi- uçma arzusu, önce kendi bileğinin gücüyle kazanılmış bir başarıyı ardından da bu ülkede elinin hamuru ile erkek işine bulaşmanın ne kadar takdir edilmesi gereken bir şey olduğunu gösteriyor okura.

Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşadığı çağın ne kadar ilerisinde olduğunu, tanıdığı imkanlar ve gösterdiği cesaretin bırakın savaştan yeni çıkmış Türk toplumuna, dünyanın medeniyet beşiklerine dahi ilham kaynağı olduğunu bir kez daha görüyor insan.

“1950’de Kore Savaşı’na katılmak istedi. Kore’ye gidecek ve hür milletler safında kendine düşeni yapacaktı. İsteğini Cumhurbaşkan’ı Celal Bayar’a iletmişti. Bayar, dileği yerinde buluyor, gereğinin yapılması için talimat veriyordu. Ancak bir engel vardı: Birleşmiş Milletler yasalarına göre, o sırada kadın fiilen askeri hizmette kullanılamıyordu. Geri hizmette görev almayı da askeri pilot Sabiha Gökçen kabul etmedi. Gidemedi Kore Savaşı’na…”

Bir diğer hikaye ise “inadına uçmak” üzerine. Bazı insanlar vardır ki uğruna hayatlarını adadıkları amaçların gölgesinde kaybolup giderler. Onlar bu dünyadaki idealleri ayakta tutan tılsımlı ve bir o kadar da kahırlı hayatlar yaşarlar.

vch2“Bir Tayyarecinin Anıları”, başarılı bir mühendisin, tutkulu bir pilotun ve her türlü olumsuzluklara rağmen yenilgiyi kabul etmeyen, yılmayan sıra dışı bir ruhun hikayesi.

Dünyanın cayır cayır yandığı bir dönemde, savaşların tam ortasında başlıyor yaşantının hikayesi. Bir vatanseverin canla başla, sorgulamadan ülkesi için gösterdiği çabalara tanıklık ediyor okur. Büyük Ata’nın yolunda tam bağımsızlık için istikbal, göklerde inşa ediliyor.

İkinci bölüm ise genç cumhuriyetin yavaş yavaş bürokrasi ve uzun vadeli düşünceden yoksun sivilleşmesi üzerine anılar, notlar ve görüşleri içeriyor.

19 Ekim 1925 yılında Türk Tayyare Cemiyeti kurulduktan kısa bir süre sonra akıl tutulması sonucu alınan kararları görüyoruz. “Toplumun kendi öz isteği ve işi ile kurulan bu cemiyet alınan karara göre yalnız gelir kaynaklarını işletecek; elinde bulunan tayyare, vasıtalar ve elemanlarını Hava Kuvvetleri emrine verecek ve bundan böyle de nizamnamesinin birinci maddesinde yazılı şartlar gereğince yapılması ön planda bulunana havacılık işleriyle ilgili hiçbir teşebbüste bulunmayacak.” Satırlarını kahrolarak okuyor insan. Hem kendi hem Vecihi Hürkuş adına.

Hemen akabinde bu anlamsız kararların neden alındığı anlaşılıyor. Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı öncesinde gelişmekte olan toplumlar üzerindeki ekonomik ve politik etkilerini, Junkers Firmasının Türkiye’deki hava endüstrisinin oluşumu için atılan “olumlu” adımlarını, Türk işçisine, sanatkarı ve mühendisine tanıdığı imkanları not alıyor Vecihi Hürkuş. Oyuncaklarına tutkuyla bağlı bir çocuğun iflah olmaz saflığı ve iyi niyetiyle…

Ancak sözünü esirgemeden, gerçeği değiştirmeden…

“Bir milletin istiklalini muhafaza ve idame umudunu yabancı milletlerden alınacak savaş araçlarına bağlamak keyfiyetini, İstiklal Savaşı’ndaki yoksulluğumuzla kıyaslamak gerekir. O kutsal davada nasıl çırpınmış ve nasıl derme çatma uçaklarla düşmanla boğuşmak! Yerde çürüyen ve havada yırtılan bezlerini paça jelatini ve nişasta terkibinde analiz madde ile gererek uçuyorduk. Bu hazin yoksulluğumuza rağmen uçak adedi bakımından düşmanın büyük üstünlüğünü ezmek ve istiklalimizi mezbuhane boğuşarak kazanmak, tarihimize geçen iftihar tablolarıdır.”

Kudretin Vecihi’de olduğunu göremeyen Leonardo da Vinci’ye aşk olsun…

Sokaktaki Adam Üzerine…

philip-roth-2“Gerçekliği yeniden yapamaz insan. Olduğu gibi kabul etmeli onu. İnsan durduğu yeri muhafaza edip yaşananları olduğu gibi kabul etmeli.”

Kahramanını varlığından azat edilmiş bir halde, bir cenaze töreninde, eşleri, dostları, yokluğuna üzülmeyen oğulları ve var olduğu günleri her daim sevgiyle hatırlayacak kızıyla anlatmaya başlar Philip Roth. Törene katılanlar sadece söylemesi gerekenleri söylemiş, birer avuç toprak atmış ve uzaklaşıp ayrılmıştır; ve o geride kalmıştır. Hikaye, geride kalan adamın, geride kalan ömrüne dönüş yapar.

Sokaktaki Adam, mecbur kalmadıkça kimsenin yüzleşmek istemediği çaresizlikler üzerine kaleme alınmış bir eserdir. Çocukluk yıllarından bu yana hastalıklarla süregiden bir yaşamın -her ne kadar bütüne bakıldığında mutlu bir yaşam olarak anılsa da- kısa hesaplaşması denebilir belki.  Ancak Roth okurken insan şunu düşünüyor. Bir işi iyi yaptığı takdirde bu dünyada fark yaratabilir insan. Yaptığı iş ne olursa olsun… Bir hikaye anlatıcısıysan ve hikaye anlatmayı gerçekten seviyorsan, anlattığın hikayenin güzel olmasını istiyorsan, bu basit ve bilindik bir hikaye dahi olsa birilerinin hayatını değiştirebilirsin. Bugün seksen yılını devirmiş bir adam olarak, – büyük ihtimale o satırlarda bahsi geçen sokaktaki adam olarak- takdir edilen ve işine aşık olduğu besbelli yazarın bu kısa romanı, farkında olmadan okurun çaresiz gerçekliklerle yüzleşmesine ve kendine bir aynada uzun uzun bakmasına imkan sağlıyor. Genel yazım özellikleri, felsefesi ve diğer tüm  eserleriyle esasında okurun ne düşündüğünü hiç de umursamayan Roth’un  başarısı, kendi içine ve hayatına dönüklüğü  olduğu kesin bir yargı olarak varılabilecek sonuçtur. Bir roman kahramanının başından geçenleri anlatma sırası kendine geldiğinde ( anlattığı esasında hep kendisi olduğu için) yine sıkıntılı bir şekilde elinde kalem ve bembeyaz bir sayfa ile yaşanmışlıklarının arasında gezinmeye başlıyor. Arada okuru tüm okuduklarının birer kurgu olduğunu düşünsün diye farklı isimler ve farklı yüzler betimliyor; bu sahte anlatı seferlerine kaynak olsun diye kişisel arşivini gözden geçiriyor… Seksen yaşını aşmış bir yazarın kaleminden kabul edilmişlikler not alınıyor…

“Kendi başına kaldığında bir süreliğine eksik parçanın bir biçimde onu yeniden dokunulmaz yapacağını ve üstünlüğünü tekrar teyit edeceğini, yanlışlıkla elinden alınmış  yetkilerinin yeniden tesis edileceğini ve yalnızca birkaç sene önce kaldığı yerden hayatına devam edebileceğini hissetmişti. Ama şimdi öyle görünüyordu ki, pek çok ihtiyar gibi o da azaldıkça azalıyordu ve amaçsız günlerini ve belirsiz geceleri ve aciz biçimde fiziksel çöküşe katlanışı ve ölümcül bir mutsuzluğu ve bekleyişi, bir hiç için bekleyişi sonuna kadar götürecekti. Böyle sonuçlanıyor diye düşündü, bilemeyeceğin şey buydu…”

Esasında yapabilecek hiçbir şeyi yok insanın… Her şey olduğu gibi kabul edilmeli…

“Gençliğin hayalet gibi incelerek solgunlaştığı ve öldüğü” yerdir yaşlılık.

Sapma

“İnsan hayatının en büyük amacı hazzı arttırmak ve acıyı azaltmaktır. Mutluluk arayışına hizmet edecek şekilde yaşanmalıdır.” Stephen Greenblatt – Sapma